>

Son dönemde Türkiye’nin bu yönde attığı adımlar atmış olsa da halen dünyada ülkelerin büyük bir çoğunluğu Türk vatandaşlarından vize istemeye devam ediyor.

Türkiye yaptığı anlaşmalarla Ürdün, Suriye ve Libya ile vize uygulamasını kaldırdı.



Son dönemde Türkiye’nin bu yönde attığı adımlar atmış olsa da halen dünyada ülkelerin büyük bir çoğunluğu Türk vatandaşlarından vize istemeye devam ediyor.


Türkiye’ye vize uygulamayan ülke ve özel idare bölgeleri şöyle:

  • Antigua-Barbuda,
  • Arjantin,
  • Arnavutluk,
  • Bahamalar,
  • Barbados,
  • Belize,
  • Bolivya,
  • Bosna-Hersek,
  • Brezilya,
  • Ekvador,
  • El Salvador,
  • Fas,
  • Fiji,
  • Filipinler,
  • Guetemala,
  • Güney Afrika Cumhuriyeti,
  • Gürcistan,
  • Haiti,
  • Hırvatistan,
  • Honduras,
  • Hong Kong,
  • İran,
  • Jamaika,
  • Japonya,
  • Karadağ,
  • Kazakistan,
  • Kırgızistan,
  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti,
  • Kolombiya,
  • Kore Cumhuriyeti (Güney Kore),
  • Kosova,
  • Kosta Rika,
  • Libya,
  • Makau Özel İdare Bölgesi,
  • Makedonya,
  • Maldivler,
  • Malezya,
  • Mauritus,
  • Nikaragua,
  • Palau Cumhuriyeti,
  • Paraguay,
  • St. Vincent-Grenadines,
  • Singapur,
  • Solomon Adaları,
  • Sri Lanka,
  • Suriye,
  • Svaziland,
  • Şili,
  • Tayland,
  • Trinidad-Tobago,
  • Tunus,
  • Tuvalu,
  • Uruguay,
  • Ürdün,
  • Venezuela.

>

Sadece alışverişte değil, günlük hayatın her alanında taleplerimiz ve bizden istenenler arasında pazarlık ederiz. Pazarlık kabiliyetimiz gelişkin değilse, önümüze gelene razı olur, hep çok veren, az alan oluruz… Pazarlık gücünüzü geliştirin, hayattan istediğinizi alın?
  • Gerçekten pazarlık yapmanız gerekiyor mu? Sezgileriniz size kandırıldığınızı ve söz konusu ürünü daha ucuza alabileceğinizi, daha anlamlı bir anlaşmaya varabileceğinizi söylüyor mu?
  • Karşınızdakine pazarlık etmesini sağlayacak bir avantaj sunuyor musunuz?
  • Ne kadar gerileyebileceğinizi, ne kadar ilerleyebileceğinizi düşünüyorsunuz?
  • Pazarlık edeceğiniz ürüne ya da konuya dair yeterince bilgiye sahip olduğunuzdan emin olun.
  • Karşı karşıya bulunduğunuz durumun tüm detaylarını başka bağlamlarda, başka kişiler arasında yaşansa ne olacağı konusunda karşılaştırmalarla değerlendirin.
  • Kendi gücünüzü ve karşı karşıya bulunduğunuz kişinin gücünü analiz edin. Zayıf ve güçlü yönlerinizi tespit etmeye çalışın.
  • Sunabileceğiniz şeyleri bir anda ortaya dökmeyin. Pazarlık ilerledikçe siz de ilerleyin.
  • Karşınızdakinin ve sizin beklentilerinizin hangi ideal koşullarda buluşabileceğini hesap edin.
  • Ne tür bir pazarlık yapacağınızı düşünün. Agresif mi olacaksınız, ihtiyaçlar teorisinden mi yola çıkacaksınız?
  • Bu pazarlığın yapılmasına değecek bir bütçeniz yoksa hiç başlamayın.
  • Pazarlığın aşamalarını planlayın.
  • Pazarlığı nerede, ne zaman ve hangi koşullar altında yapacağınız önemli. Bu konular üzerine düşünün…
  • Pazarlık sizin öngörmediğiniz bir noktada ilerleyerek de yararınıza olabilir. Farklı alternatiflere açık olun.
  • Önerebileceğiniz en az iki farklı obsiyon olsun. Takıntılı ve inatçı bir görünüm sergilemeyin.
  • Pazarlığa başlamadan taktiğinizin adını koyun ve pazarlık boyunca geliştirin.
  • Her şey sizin istediğiniz gibi olmayabilir. Verebileceğiniz tavizleri önceden belirleyin.
  • Amacınız üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil. Hedefe kilitlenin ama rakibi silmeye çalışmayın.
  • Gerekirse vazgeçmeye hazır olun. Bu sizin en önemli kozunuz.
  • Lakin aynı şeyi almaya çalışan diğer alternatiflerin varlığını da gözden kaçırmayın. Bu işin sizin için hangi koşullarda karlı olabileceğini
  • Sadece hedefe odaklanmak yetmez, karşınızdakinin pazarlık boyunca nasıl bir yolda seyrettiğini kontrol edin.
  • Arada bir espri yaparak pazarlık yaptığınız insanı güldürün…
  • Pazarlık esnasında olumsuz sözcükler kullanmaktan kaçının…
  • Ses tonunuzu sertleştirmeyin ya da yükseltmeyin.
  • Kendinize güvenin, emin bir profil verin. O da size güvensin.
  • Karşınızdakinin ne tür bir taktik uyguladığını düşünerek kendi taktik ve stratejinizi esnetin.
  • O şeyi ya da işi ne kadar istediğinize bağlı olarak pazarlıktaki pozisyonunuza karar verin.
  • Pazarlık biraz da şans işi, önemli pazarlıklara girmeden önce kendinize şans dileyin.
  • Pazarlık yaparken konsantrasyonunuzu bozacak uyaranları kapatın. Mesela telefonunuzun çalmaması iyi olur.
  • Pazarlık yorucu ve sıkıcı bir süreçtir. Kolay vazgeçmeyin.
  • Kazandığınız her pazarlıktan sonra kendinizi ve karşınızdakini tebrik edip, durumu tatlıya bağlayın.

>Finlandiya’da bulunan teknoloji dahileri, 1991 yılında zamanının çok ötesinde bir yapı yarattı: 2G. İlk jenerasyon (1G) telefonların yanından bile geçemediği yetenekler, 2G’de mevcuttu; SMS metin mesajları, e-posta gönderip alma hatta İnternet’e bağlanma fırsatı, telekulak kazalarına(!) kurban gidip, kolayca dinlenebilen 1G’ye kıyasla muazzam bir mahremiyetgüvencesi;

2G; GSM, IS-95, PDC, İDEN, D-AMPS teknolojilerinden faydalanıp dijital sesleri sıkıştırabiliyor, sıkıştırılmış veriler sayesinde eldeki bant genişliğini azami verimlilikle kullanıyor, analog verilerinin hakimiyet zincirlerini kırıyor ve daha az radyo sinyaliyle yetiniyordu. Daha az güçle yetinmek, daha küçük cep telefonları ve çok daha fazla batarya ömrü anlamına geldi.

Ne var ki 2G, çağının ötesinde olsa da mükemmel değildi. Dijital sinyallerin istasyonlara erişmesi ve istasyonlardan dağıtılması sorun teşkil ediyordu.

Sıkça duyduğumuz “Cep telefonu çekmiyor” sorunları, özellikle nüfusu az yerleşim mekanlarında yaygın halde görülmeye başladı. Dijital veriler sıkça kesintiye uğruyor ve telefonun diğer ucundaki kişinin sesini istenen netlikle duyamıyorduk.

E-posta gönderip alma hızı da, günümüzün iletişim protokolleri ile kıyaslandığında, gülünç derecede düşüktü. İnternet’e bağlanmak sorundu, sörf yapmak daha da büyük bir sorundu.

GPRS olarak da bilinen 2.5G ile sorunların üstesinden belli bir derecede gelindi. 2.75G (EDGE) ise, 3G’ye yakın bir teknolojiydi ama onun kadar hızlı olması da beklenemezdi. EDGE, saniyede 236.8 kilobit hıza olanak tanıyordu.

3G Geliyor

International Telecommunication Union (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği), 2G ve öncülerinin miyadını doldurduğu görüşündeydi. Yeni bir atılım gerekiyordu ve bu atılımın adı da 3G idi. Öncülerinin aksine 3G, görüntülü konuşmalar yapmak ve İnternet’e bağlanmak için biçilmiş kaftandı. Bant genişliği, 2G’ye göre katbekat fazla olan 3G, kısa sürede popüler oldu ve dünyada yayıldı.

2001 yılında Avrupa, Çin ve Amerika’da standartlaşan UMTS sistemi, geniş radyo frekansları yayabilen W-CDMA, UMTS’nin daha da ötesinde konumlanan ve saniyede 28 megabit veri transferine olanak tanıyan HSPA+, Kore’de yoğun ilgi gören ve 2002’de standartlaşan CDMA2000 protokolleri ile silahlanmış 3G, Apple, RIM, Nokia, HTC, Samsung ve LG gibi üreticilerinin desteğiyle güçlendi.

1982’de piyasaya sürülen 1G’ye göre, kat edilen mesafe inanılmazdı. 2008 itibariyle, Dünyada 500 milyondan fazla kişi 3G sayesinde iletişim kuruyordu ve abone sayısını anbean katlanıyordu. 3.5G ve 3.75G de, bu popülerliğin hâlâ devam etmesini sağlıyor. Peki 3G yeterli miydi? Kesinlikle hayır!

2009’un sonbaharında, Telia Sonera isimli İsveç şirketi şu açıklamayı yaptı: “Dünyanın en hızlı mobil iletişim protokolü 4G’yi abonelerimize sunmaktan büyük gurur duyuyoruz.“ Stokholm İsveç ve Oslo Norveç’te yaşayan kullanıcılar, 4G’yi deneme şerefine erişen ilk kişilerdi.

Şimdi arkanıza yaslanın ve düşünün: İnternet’te şimşek hızıyla gezebilir, akıllı telefonunuzla çevrimiçi oyunlar oynayabilir, maçları canlı seyredebilirsiniz.

Peki 4G bunları nasıl başarıyor! 3G’deki CDMA geniş spektrum ve IS-95 protokolleri terk edilmiş ve onların yerini frekans temelli eşitleme şemaları almış. MIMO (Multiple Antennas – Çoklu Anten) ve dinamik kanal bölüştürme kombine edilmiş.

Söz gelimi WiMAX ve mobil WiMAX sayesinde, saniyede 128 megabit veri aktarımı, teorik olarak mümkün. Teorik diyoruz çünkü çoğu ülkede bunu sağlayacak koşullar mevcut değil. İddilara göre indirme hızı, yine teoride 1 GB/saniyeye bile ulaşabilir. Bu servis sağlayıcılara, üreticiye ve pek çok farklı değişkene bağlı.

4G için farklı standartlar geliştiriliyor. Gelişmiş UMTS karasal radyo arayüzü, E-UTRA olarak tanınıyor. 3GPP LTE protokolleri ile ortak geliştirilen yapı, Samsung tarafından kullanılacak ve 2011 başında tüm dünyada yaygınlaşacak. E-UTRA’nın, ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) standartlarını kolayca karşılaması bekleniyor.

Verileri toparlayalım ve sonuca giden yolda bir adım daha atalım. Görünüşe göre 4G’nin öncüsü olmak için Flash-ODFM, 802.16e sürümü mobil WiMAX, LTE, HC-SDMA protokolleri, ITU koşullarında yarışıyor. LTE Advanced ve mobil WiMAX ikilisi zirvenin en güçlü adayları ve büyük firmalar, ikiliden sıklıkla faydalanmak niyetinde.

Teknik terimlerle başınızı ağrıttık ve maalesef, onlardan bağımsız olarak biraz daha başınızı ağrıtacağız. Konumuz sağlık; 4G protokollerin, ve dev baz istasyonlardan yayınlanan verilerin, sağlık için ciddi tehlike oluşturacağını düşünen medikal örgütler mevcut.

İlk testler, 4G protokollerin insan sağlığına zarar vermeyecek ölçüde elektro-manyetik radyasyon (SAR) yaydığını ortaya çıkarsa da, dalgalar arasında sıkışıp kalan insan vücudunun zarar görmeyeceğini ummaktan başka çaremiz yok. Bazı telefon üreticileri, ince buz üzerinde yürümeyi, hıza yoğunlaşmayı ve SAR oranlarını pek umursamamayı tercih ediyor. Dünya Sağlık Örgütü ise bu firmaları uyarmaktan vazgeçmiyor.

>Televizyonun İcadı

Posted: Eylül 25, 2010 in Araştırma, Gereksiz Bilgi

>21. yüzyılın vazgeçilmez aletlerinden biri olan televizyonun tarihi, 75 yıl önce, İskoç mucit John Logie Baird ’in keşfiyle başladı. Baird, 21. yüzyılda insanları saatlerce karşısında oturtabilen televizyonun babasıydı. Keşif merakı çocuk yaşlarda başlayan Baird, 12 yaşında, evine bir elektik sistemi döşemiş ardından yoldayken arkadaşlarıyla konuşmasını mümkün kılacak

ilk telefon santralini geliştirdi. İskoçyaya’da Kraliyet Teknik Koleji’nde elektrik dersleri alan Baird, Glascow üniversitesinde elektrik mühendisliği okudu. Birinci Dünya Savaşı sırasında eğitimine ara veren mucit, silahlı kuvvetlerde çalışmak istedi ama kabul edilmedi. Başvurusu reddedilen Baird, Clyde Valley Elektrik Enerjisi Şirketi’nde çalışmaya başladı ancak sağlık problemleri işi bırakmasına sebep oldu. Clyde Valley ’den sonra aralarında Trinidad ’da bir reçel fabrikasında işçiliğin de bulunduğu çeşitli işlerde çalışan Baird, nihayet 1922’de memleketi Sussex ’e geri dönen ve burada tamirciliğe başladı. Nakkaş mucit Sussex’ deki mütevazı hayatı, Baird ’i 50 yıldır düşlediği televizyon icadı üzerinde yoğunlaşma fırsatı verdi.

Parası olmadığı için ilk televizyonunu bir lavabo ve bir çay tenekesiyle yapan Baird, bir sonraki denemesinde projeksiyon lambasını bisküvi kutusuyla kaplayıp basit bir düzenek geliştirdi ve düzeneğe kullanılmış lenslerle devrelerden tarama diskler ekledi. Baird ’in icat ettiği bu düzenek, tahta çubuklar arasına nakış iğneleri ve balmumuyla tutturulan bir cihaz olarak TV’nin dedesi kabul edildi. Çalışmalarını bundan sonra da sürdüren mucit, 1925’de hayal ettiği gibi, “Stok ey Bill” adını verdiği ilk ilkel televizyonda görüntü transmisyonunu da gerçekleştirmeyi başardı. Logie Baird icadının parlak bulundu ama pek ciddiye alınmadı. İlk yayın BBC’den Baird ’in ilk ilkel TV’yi icat ettiği dönemde, BBC gibi yayıncılar radyoya odaklanmıştı. BBC’inin TV yayıncılığına geçişi, 1929’da sınırlı bir kitleye ulaşan ilk deneme yayınıyla başladı. Günde iki yayın kuşağında hizmet vermeye başlayan BBC televizyonu, ilk kuşakta haber, ikinci kuşakta ise müzik yayını veriyordu. Baird televizyondan sonra infrared ışınlar üzerinde de çalışmalar yaptı. (d.13 Ağustos 1888; ö.14 Haziran 1946)

Nasıl Çalışır?

Televizyonun temel prensibi ışık enerjisinin elektrik enerjisine çevrildikten sonra yayınlanması ve alınan elektromanyetik sinyallerin tekrar ışık enerjisine çevrilmesidir.Işık enerjisi elektrik enerjisine çevrilmesi fikri 1873 senesinde Selenyum üzerine ışık düşürüldüğünde elektrik direncinin değiştiğinin keşfedilmesi ile başlamıştır.

Bu prensibe göre selenyum üzerine parlak ışık düşerse; sinyal kuvvetli , soluk ışık düşerse sinyal zayıf olacaktır. Genliği değişen bu sinyal radyo dalgaları gibi yayınlanıp alıcıda ters işlem yapılınca ekranda görüntü teşekkül eder.TV bu bakımdan “uzaktan görme” manasına gelir. TV bir noktadaki ışık şiddeti radyo dalgalarına dönüştürme,sonra bu dalgalardan,eş şiddette bir ışıklı nokta elde etme esasına dayanır.Nakledilecek görüntü, yüz binlerce kareye bölündükten sonra,her bir kare,homojen şeklinde aydınlanmış noktalar gibi kabul edilip,bu noktalardaki ışık şiddeti TV verici sisteminde radyo dalgalarına, dalgalarda TV alıcılarına da yeniden ışığa dönüştürü.

Görüntüdeki kareler çok hızlı tarandığı için, alıcı ekranlarında tek ,tek ışıklı noktalar değil, değişik aydınlıkta karelerin meydana getirdiği resimler gözlenir.

Renkli televizyon,bütün renkleri yeşil, mavi ve kırmızının değişik oranlarda karıştırılması ile elde edilebileceği gerçeğine dayanır.Nakledilecek görüntü, yeşile, maviye ve kırmızıya duyarlı olan üç ayrı kamera tarafından aynı anda taranır.Elde edilen üç ayrı elektromanyetik dalga, alıcı sistemin ekranında, biri yeşil biri mavi ve biri kırmızı olan üç görüntüyü üst, üste düşürür ve bu renklerin karışmasından, tabii renklenmeler yeniden elde edilir.

Televizyon yayınlarında ses ve görüntülerin nakli için, frekansı 5×10 : 9×10 Hertz (50 –900 mega say kıl) aralığına düşen elektromanyetik dalgalar kullanılır.Her televizyon istasyonu,6 mega saykıllık bir frekans aralığında hem ses, hem görüntü gerçekleştirilebilir. Bu 6 mega hertz’lik frekans aralıklarına “kanal” denir. Genel olarak ses yayınlarını taşıyan dalgaların frekanslarını, görüntü taşıyan dalgalarınkinden daha yüksektir.

Bir televizyon yayın sisteminde, beş önemli unsur bulunur

  1. Yayınlayacak sahneyi görüntüleyen kamera.
  2. Görüntüdeki ışık sinyalleri dönüştüren bir transduser.
  3. Bu elektrik sinyallerinden radyo dalgaları üreterek anten atmosfere yayınlayan verici (transmitter)
  4. Atmosfer yayınlanan görüntü taşıyınca tromanyetik dalgaları alıp yükselttikten sonra elektik sinyallerine dönüştürerek (alıcı anten, amlifikatör ve birinci dedektif)
  5. Elektrik sinyalleri ışığa dönüştürerek, ekran üzerinde görünür resim veren transduser .

Günümüzdeki Modeller ve Yeni Gelişmeler

Tasarrufa Duyarlı Plasma: Hem bilgisayar ekranı hem de TV olarak kullanılabilen Panasonic Plasma Display TH-42PWD 3U, köşeden köşeye 106 cm’lik bir ekran büyüklüğüne sahip. Enerji tasarrufu yapan ve gürültü kirliliğine karşı duyarlı olarak üretilen Plasma TH-42PWD3U’un içerisinde gürültüden kaçınmak için fan kullanılmamış ve 295 watt elektrik tüketiyor.

Geride bıraktığımız yıla ait kablolu yayın izni ücretini ödemeyen yaklaşık 50 TV kuruluşu yayınlarının durdurulması tehlikesiyle kaşı karşıya geldi.(Zaman Gazetesi 3 Ocak 2002)

İnternet ve televizyon ilk defa Web TV ile bir araya getiren Steve Perlman ,teknoloji dünyasından heyecan oluşturacak bir cihaz geliştirdi.Jurnal. net’teki habere göre . evdeki herhangi bir odadan tek bir kutu ile bir müzik, televizyon , video ve DVD gibi diğer eğlence sistemlerini çalıştırmalarını sağlayan cihaz tanıtımı büyük ilgi gördü. Moxi Media Center adı verilen cihaz, VCR ya da kablolu kutuya benzeyen bir set üstü kutu.Televizyona bağlana bilen bu kutu ,kablo ya da uydu sinyallerini çözebiliyor. Ürünü ortaya çıkaran Perlman’a göre Moxi , ayrı , ayrı DVD player , CD player, video recorder ve dijital müzik sistemi (ve bunların kumandaları)ihtiyacını ortadan kaldırıyor ayrıca 80 GB sabit diski bulunan yeni cihaz , yüzlerce CD’yi de depolayabiliyor.Modem ,Fire Wire bağlantı portu ve bir tür açık kodlu Linux işletim sistemi bulunan cihaz interaktif Tv ,e-posta ,anında mesajlaşmayıda destekliyor.

Perlman,uydu TV sağlayıcısı EchoStar ile ortalık anlaşmada imzalamış bu anlaşma sayesinde Moxi set üstü kutuların ABD’de 2003 yılında piyasada olması bekleniyor.Benzer set üstü kutuların birbiri ardından çıktığına dikkat çeken endüstri uzmanları ilk defa önemli bir içerik sağlayıcının böyle bir girişime destek verdiğini vurguluyor.

“Dijital devreler, daha kullanışlı”

Erciyes Üniversitesi’ndeki “Dijital TV Yayınları” konulu konferansında konuşan, Prof. Dr. Avni Morgül, dijital yayınların analog yayınlardan daha ucuz olduğunu söyledi.Ayrıca dijital devrelerin bilgisayar ve televizyon tek bir cihazda birleştirilmesine de sağladığı dile getirilir.

Televizyon İzlemenin Kuralları

  • Televizyon izlerken daha çabuk ve kolay öğreniriz.
  • Gezip görmediğimiz yerleri televizyon sayesinde öğreniriz.
  • Yarışma programları izleyerek biz de bilgilerimizi yoklayabiliriz
  • Televizyon, yararlı bir kitle iletişim aracıdır.
  • Televizyon insanlara hizmet etmelidir.Onları tutsak etmemelidir.
  • Bir çocuk, televizyonu uzun süre izlerse zamanla gözleri bozulabilir. Çünkü; televizyon çalışırken zararlı ışınlar göndermektedir.
  • Uzun süre televizyon izleyen ve program seçmeyen çocuklar için televizyon izlemek zararlıdır.
  • Televizyon izlemeden önce hangi programlar bize göre ise onları anne ve babamıza danışarak seçmeliyiz.

Bunları biliyor muydunuz?

  • İlk sesli filmler 1928 yılında çevrildi.
  • İlk televizyon yayınları 1940 yılında ABD’de yapıldı.
  • İlk üç yaşta televizyon karşısına bırakılan çocuklara “otistik” özelliklerinin geliştiğini biliyor musunuz?
  • Televizyonun ömrümüze maliyetini hesapladınız mı?

Günde kaça saatiniz televizyon başında geçiyor?

Ortalama belki de iyimser bir hesapla 3 saat diyelim.İlk başta hiç ürkütücü gelmiyor.Ancak günler damlaya damlaya hafta olur, ay olur,yıl olur , sonunda bir ömür olur biter.Eğer televizyonun günde 3saatten bir yılda yiyip bitirdiği zamanı hesaplarsak, 1095 saat eder.Bu gecesiyle gündüzüyle 45 gün demektir, televizyonun başında geçen 45 gün ve 45 gece eder.

Televizyon canavarının pençesinde can veren bu 1095 saat bize neler kazandırabilir?

Bu rakam bir öğrencinin bütün bir öğretin yılı boyunca ders gördüğü saatlerden daha da büyük bir yekündur.Demek ki, en azından kayıp bir öğretim yılı var, orta yerde .

1095 saat içerisinde bir yabancı dili iyi seviyede öğrenmek mümkündür.Bu demektir ki, televizyon her yıl bize bir yabancı dil kaybettiriyor.

Kitap okumayı tercih ederseniz, ağır bir okunuşla 25 bin sayfalık kitabı bu müddet içinde bitirmemiz mümkündür.

>GERÇEKÇİLİK KURALLARI

Posted: Ağustos 25, 2010 in Gereksiz Bilgi

>& Mekanik Tamirat Kuralı
Elleriniz yağa bulaştığında, burnunuz kaşınmaya başlar ve acil çiş etmeniz gerekmektedir.

&Yer Çekimi Kuralı
Yere düşen her şey en zor ulaşılabilecek noktaya yuvarlanır.

& Yanlış Numara Kuralı
Yanlışlıkla çevirdiğiniz bir telefon numarası hiçbir zaman meşgul çalmaz ve biri daima cevap verir.

& Mazeret Kuralı
Patronunuza işe geç kalma sebebinin patlak lastik olduğunu söylerseniz ertesi sabah lastiğinizi muhakkak patlak bulursunuz.

& Değişkenlik Kuralı
Eğer trafikte şerit değiştirirseniz, eski şeridiniz şimdi bulunduğunuzdan daha hızlı akar. (Bu hep böyledir)

& Banyo Kuralı
Vucudunuz tamamen ıslandığında telefon çalar.

& Yakın Tesadüf Kuralı
Beraber görülmek istemediğiniz biriyle beraberseniz tanıdığınız biriyle karşılaşma ihtimali tavan yapar.

& Sonuç Kuralı
Birine bir aletin çalışmayacağını ispat etmeye çalıştığınız  zaman o alet çalışır.

& Biomekanik Kuralı
Kaşınma katsayısı vucudunuzda ulaşılması zor olan yerlerde en yüksektir şekilden şeklile girersiniz.

& Tiyatro Kuralı
Ne olursa olsun koridordan en uzak sandalyenin sahipleri en geç gelir.

& Â Starbucks Kuralı
Bir kahve içmek için oturduğunuzda patronunuz sizden bir görev ister ve bu görev süresi kahve soğuyana kadardır.

& Murphnin Soyunma Odası Kuralı
Eğer soyunma odasında sadece iki kişi varsa, onların soyunma dolapları bitişiktir.

& Yüzey Kuralı
Tereyağlı ve reçelli ekmeğinizin yeni yaptırdığınız veya aldığınız halıya düşme ihtimali, halının pahalılığı ve yeniliği ile doğru orantılıdır.

& Mantıksal Tartışma Kuralı
Neyi konuştuğunuzu bilmiyorsanız her şey olabilir.

& Brown’un Fiziksek Görünüm Kuralı
Papuç ayanıza tam geldiyse, o papuç çirkindir.

& Â Wilson’ın Pazarlama Stratejisi Kuralı
Gerçekten çok sevdiğiniz bir ürünü bulup aldığınızda, o ürünü üretmekten vazgeçerler.

& Doktorların Kuralı
Eğer kendinizi hasta hissedip doktor randevusu alıp gittiğinizde aniden iyileşirsiniz. Eğer randevu almazsanız hastalık devam eder.

Ve Benim Favorim:

& Olasılık Kuralı
Birisi tarafından seyredilme olasalığı yaptığınız işin aptallık katsayısıyla doğru orantılıdır….

>

Elinize bir harita alıp bakınca üçgen şeklinde görülen bölgede, bu zamana kadar açıklanamayan birçok esrarengiz olay gerçekleşmiştir. Kaybolan gemi, uçak ve insanların sayısı tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle uzun bir dönem lanetli yer veya şeytanın üçgeni gibi isimlerle anılmıştır, hatta günümüzde de bu isimleri zaman zaman kullanmaktayız.

Bermuda üçgeni, Atlantik okyanusunun 500.000 mil karelik bir alanını kaplayan, Amerikanın Atlantik okyanusuna açılan güneydoğu sahillerinde yer alan, kuşbakışı bakıldığında ise Miami, Bermuda ve Puerto Rico sınırları içerisinde kalan üçgen şeklinde bir alandır. Okyanusun bu kısmında yüzlerce gemi ve uçak enkazı bulunur. Son 100 sene içerisinde batan gemi, düşen uçak ve kaybolan insan sayısı 1000′lerle ifade ediliyor.

Bu bölgede suyun altında çok büyük mıknatıs maden kaynaklarının yer aldığı ve bu nedenle uçakların bu yoğun manyetik çekimden etkilenerek elektronik sistemlerinin bozulduğu, buna bağlı olarak da düştükleri söyleniyordu. Buna o kadar uzun seneler inanıldı ki, kimilerine göre başka bir açıklaması kesinlikle olamazdı. Fakat diğer taraftan biraz düşünürsek, eğer böyle birşey olsaydı gemiler niye batıyor? Yoksa bir gemiyi bile çekip yutabilecek kadar kuvvetli miydi bu manyetizma? Kesinlikle hayır. Eğer mıknatıs etkisi olsa ve zıt kutuplar prensibiyle gemi çekilse bile, su yüzünde duran bir gemiyi batıracak kadar güç üretebilmesi mümkün olmazdı. Ayrıca o bölgede yapılan ölçümler aşırı veya normalin üstünde bir manyetik alan olmadığını defalarca kanıtladı.
Bölgede asıl şüphe uyandıran ise, insanların “denizde beyaz bir su oluşuyor” şeklinde ifade ettikleri sıradışı olaylardı. Bunun üzerine robot kameralı su araçlarıyla yapılan dalışlar sonucunda suyun tabanının bembeyaz bir örtüyle kaplı olduğu görüldü ve batan gemi ve uçak enkazlarının hepsi bulundu. Şu an en kuvvetli ihtimal olarak ortaya atılan güncel teoriye göre, bu tabaka denizin dibinde yer alan büyük doğalgaz kaynağından çıkan gazların suyun altında yüksek basınç ve düşük sıcaklığın etkisiyle katılaşıp beyaz hidrat parçacıkları haline gelmesi şeklinde açıklanıyor. Bu bölgeden aynı zamanda Gulf Stream adı verilen bir sıcak su akıntısı geçer. Suyun tabanındaki hidrat parçacıkları sıcak su akıntısıyla karşılaştıklarında eriyip su yüzüne doğru harekete geçerler. Bunun sonucunda binlerce metreküp doğalgaz suya karışmış olur ve suyun yoğunluğunu çok azaltırlar. O esnada bölgeden geçen bir gemi varsa, yoğunluk farkından dolayı suyun kaldırma kuvveti gemiyi taşıyamaz ve gemi batar. Sıcak su akıntısıyla beraber hidritlerin erimesi bittiğinde su yüzünde oluşan bu beyaz tabaka da yok olur ve gemi sanki az önce orada değilmiş gibi gözden tamamen kaybolur.

Aynı şekilde su yüzeyinden havaya dağılan gazlar, atmosferdeki havadan bile daha az yoğunluğa sahiptirler ve aynı sebepten yani yoğunluk farkından dolayı uçaklar hava tarafından yeterli sürtünmeyi alamayıp irtifa kaybederler ve doğalgaz moleküllerinin havadaki oksijeni tutmasından dolayı uçağın motorları yanma için gerekli oksijeni alamayıp dururlar.

Şeytan üçgeninde kaybolarak en fazla ünlenen olay “Flight 19″ idi. Oysa aynı zamanda çok sayıda uçak kaybolmuştu. Bunlar ikinci dünya savaşında Amerikan donanmasına ait bombardıman uçaklarıydı. Grumman IBM Florida Avenger tipindeki beş uçak, 5 Aralık 1945 tarihinde saat 14.00 civarında Florida’daki Fort Lauderdale donanma üssünden ayrıldıktan sonra pilotlar uçuş koşullarının gayet iyi olduğunu bildirmişlerdi.

Fakat sonra Bermuda Şeytan Üçgeni’nde birden bire yok oldular. Flight 19 uçağından son haber alındığında büyük bir deniz uçağı arama çalışmaları için yola çıkmıştı ve beş bombardıman uçağının tahmini yerine varıldığında alınan bir sinyal bir müddet sonra aniden yok oldu. Aynı gün birkaç saat içinde altı uçağın kaybolmasından sonra tarihin en büyük arama çalışmaları başladı. Fakat uçaklara ait tek bir parça bile bulunamadı.

>Renklerin Dünyası

Posted: Ağustos 18, 2010 in Gereksiz Bilgi

>Vakitinizin buyuk bir kısmını geçirdiğiniz mekanlarda kullanılan bazı renkler, kişilere ilham verirken, bazı renkler tembellik etkisi yaratıyor. Renkler ve etkilerini bilmek gündelik bazı problemlerinizin de çözümü olabilir. Sinirliyseniz veya tembelseniz etrafınızdaki renkleri gözden geçirmenizi tavsiye ederiz.

Kullanılacak boya ve dekor renginin, mekanın kullanılış amacına göre belirlenmesi gerektir. Araştırmalara göre, dekor renklerinin, yansıttığı ışık ve hissettirdiği duygularla kişiler üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler yapabileceği belirlendi.

Hırçın KIRMIZI: Fiziksel gücün, hareketin rengi olan kırmızının başlangıçları teşvik edildiği belirtilir. Kırmızı çalışma şevkini artırır. Tembelliğin karşıtıdır, ancak kızgınlığa ve saldırganlığa da yol açabilir. Bu nedenle hareketin yoğun olduğu yerlerde çocuk odaları, dans stüdyoları ile diskotekler gibi topluma açık olan alanlarda kullanılmalıdır. Koyu tonları yoğun ve sıkıcı bir atmosfer yaratır.

Gösterişli TURUNCU :
Turuncunun da kırmızı gibi dışa dönük ve heyecan verici hatta kırmızıdan daha yapıcı olduğu saptandı. Sağlık, canlılık, yaratıcılık, güven, cesaret ve iletişimi simgeleyen turuncunun ezici olma ve üstün gelme isteklerini de beraberinde getirir. Turuncunun gösteriş meraklısı bir karakteri de dışa vurabileceği vurgulanır. Mutfakta, çocuk ve yemek odası ile koridorlarda sıcaklık yaratacağını neşe ve mutluluk vermesi istenen ortamlarda ve geniş alanlarda kullanılabileceği belirlenmiştir.

İlham kaynağı SARI :
Sarının parlak, neşeli ve sevecen etkisinin umut aşıladığı bel irlendi. Sarı, ilham verici özelliğiyle zihinsel karışıklığa da yol açabilir. Mutfak için çok uygundur. Çalışma odalarında kullanılmamalıdır çünkü zihni bulandırıp karışıklığa yol açar. Dinlenme amaçlı ortamlarda da önerilmez.

Yatıştırıcı YEŞİL :
Paylaşımın, işbirliğinin, uyumun ve cömertliğin rengi olan yeşilin ise yatıştırıcı etkisine dikkat çekilir. Yeşile yakın bir renk olan turkuaz da değişimin ve dönüşümün simgesidir. Dikkati ayakta tutar. Kendini ifade etmeye yardımcı olur. Mekanları daha geniş gösterir. Banyolar, yatak odaları ve çalışma odalarında da kullanılabilir.

MAVİ ise barışı, sevgiyi ifade eder. Hayalperestlik ve aşırı duygusallık yaratabilir. Sakinleşme, stres atma, dinlenme amaçlı olan her yerde kullanılabilir. Yatak odalarında, meditasyon mekanlarında açık tonları uygundur. Hareketin ve çalışmanın çok olduğu yerlerde kullanılmamalıdır. Koyu tonları tembellik ve melankoli yaratır.

Yaratıcı MOR :
Asaleti ve kendine güveni temsil eden morun yaratıcılık ve hoşgörü uyandırır. Bu renk aynı zamanda unutkanlık ve sabırsızlık yaratabileceği de belirlenmiştir. Mor, özellikle meditasyon odaları için uygun bir renk olduğu açıklanmıştır. Bu rengin lavanta, leylak ve orkide tonlarının yatak odaları ve çalışma odalarında kullanılarak, kendinize güven duygunuzu artırabilirsiniz. Bu rengin açık tonlarıyla hastanelerin bekleme odaları da dekore edilebilinir.

Dengeli BEYAZ :
Beyaz enerji sistemini dengeler. Yaratıcılık duygularını açığa çıkartır ve geliştirir.

Siyah, gri ve kahverengi gibi renklerin ise yoğun ve ağır bir enerjiye sahiptir. Siyah aşırılıkları dengeler ancak tek renk olarak kullanılmaması gerekmektedir. Kahverengi de sosyal dengeyi ve toplum içinde rahatlığı sağlayan bir etkiye sahip olduğu belirlenmiştir.

>Tarihteki Trajik İntiharlar

Posted: Kasım 13, 2009 in Gereksiz Bilgi

>Sanat ve sinema tarihi, yaşamına intiharla son veren ünlülerle dolu. Şair Slyvia Plath’ın hayatını anlatan filmle gündeme gelen intiharı seçenler arasında kimler yok ki? 36 yaşında aşırı dozda ilaç alıp sonsuz uykuya yatan Marilyn Monroe’dan Fransız yıldız Jean Seber’e kadar yüzlercesi…

Sanat ve sinema tarihinin sırlar bırakan intiharları

Kleopatra’dan Slyvia Plath’a, Mayakovski’den Marilyn Monroe’ya kadar yaşamına intiharla son verenlerin bu akibeti neden tercih ettiğini kimse bilemez.

İntihar etmek ölüm denen korkunç ve bilinmeyen boşluğa gönül rızasıyla isteyerek dalmak hayat denilen Tanrı’nın o muhteşem armağanını görülmemiş bir hovardalıkla, bir anlık bir karar ya da iyice düşünülmüş bilinçli bir eylem sonucu savuruvermek… Şair Slyvia Plath’ın hayatını anlatan aynı adlı güzel film nedeniyle yeniden gündeme geldi, intihar denen olay…

Ve ben de sanat, özellikle sinema tarihinin intiharla bitmiş acı kaderlerini şöyle bir anmayı düşündüm. İntihar denen olay tarihte de var oldu. Her dönemde ve her kültürde… Özellikle tarihe çok radikal biçimde müdahale edip insanlığın yolunu değiştirmeyi arzulamış ve bunu başaramamış kimi ünlü isim, sonunda intiharı seçti. Mısır kraliçesi Kleopatra, Sezar ve Marcus Antonius’u kullanarak Roma’ya da hakim olma tasarıları boşa çıkınca intiharı seçti hem de bir yılana kendini sokturarak! Roma İmparatoru Neron’un çılgınlığının kaçınılmaz sonuydu bu… Ya da yüzyıllar sonra dünyayı kana bulayan Adolf Hitler’in bir Berlin sığınağında kendisi ve sevgilisi Eva Braun için öngördüğü kaçınılmaz akibet…

Edebiyatta ise Shakespeare için, Julyet’in öldüğünü sanan Romeo’ya layık başka bir son düşünülemezdi bile… Fransız ozanı Gerard de Nerval’in melankolik karakteri de sanki başka bir sona ulaşamazdı. 20. yüzyılda da kimi yazarlar aynı yolu seçti: Rus şairi Mayakovski, Fransız sanatçıları Antonin Artaud, Paul Celan veya Henry de Montherlant, İngiliz kadın yazarları Virginia Woolf ve Sylvia Plath, İtalyan yazarı Cesare Pavese… Amerikalı Ernest Hemingway’le Japon Yukio Mishima da aynı sonu seçtiler. Hem de en sert ve ‘erkekçe’ ölümlerle: Hemingway kendini av tüfeğiyle vururken, Mishima da tipik Japon geleneğince hara-kiri yapmayı seçti. Sonu intihar değilse de acı bir trafik kazasıyla ve de çok erken yaşta gelen Fransız yazarı Albert Camus zaten “Felsefenin eğilmesi gereken tek önemli konu intihardır” dememiş miydi?

FIRTINALI HAYATLARIN SONU
20. yüzyılın en popüler alanlarındaki kimi intiharlar da gerçekten şaşırtıcı oldu. Genelde hep mutlu ve neşeli oldukları sanılan sinema ya da pop-müzik starlarının intiharları akıl alır şey miydi? O fırtınalı hayat içinde üst üste gelen kimi düş kırıklıkları, kimi bunalımlar, tatminsizlikler, zaten sanatçı olmak için adeta gerekli olan o hassas ve usturanın ağzı üzerindeki ruhları, kimi zaman erken bir ölüme sürükledi. Örneğin 1930′ların ünlü aktrisi Lupe Velez bir aşk macerasının hüznüyle kendisini öldürdüğünde, sadece 36 yaşındaydı. Egzotik filmlerin kraliçesi güzeller güzeli Maria Montez banyosuna girdi ve bir daha çıkamadı. Yıl 1951′di ve o 32 yaşındaydı. Sinema tarihinin belki en görkemli intiharı, Marilyn Monroe’nunkidir. Aslında tam aydınlanmamış ve hala tartışılan bir ölümdür bu… Ama Marilyn’in, Hollywood’un yarattığı ve yine onun yok ettiği bu süper-starın, çok karmaşık nedenlerle, hayatının o döneminde gerçekten ölümü düşündüğü ve istediği artık biliniyor.Yarı bilinçle de olsa alınan o ilaçlar, ölüme çıkarılmış bir davetiyeydi. O zayıf anında ölüm ona belki beyaz kanatlı bir meleğin temsil ettiği tek kurtuluş olarak görünmüştü. Öyle olmalı. O da 1962 yılında öldü: 36 yaşında…

Belki en trajik intiharlardan biri Pier Angeli’ninkiydi. 1950 yılıyla birlikte birden hayatımıza giren bu son derece temiz ve saf yüzlü güzel İtalyan kızı, kısa zamanda Hollywood’a gitmiş ve orada “Teresa”, “Üç Aşkın Hikayesi”, “Sombrero”, “Yukarda Biri” gibi filmlerle ün yapmıştı. Sanatçı, sinema başkentinde gencecik bir adamla, James Dean’le tanıştı ve birbirlerine aşık oldular. Ama ‘mamma’ Angeli, bu serseri kılıklı genci onaylamadı ve sevgili kızını yine kendi ırkından gelen, İtalyan kökenli, halim-selim bir şarkıcı-oyuncuyla, Vic Damone’yle evlendirdi. James Dean kısa zaman sonra aşırı hızdan ölüp gitti ve bir efsane oldu. Angeli ise mesleğini gitgide kötüleşen filmlerle sürdürdü. Belki de annesi yüzünden kaçırdığı mutluluğun hayali hiç peşini bırakmamıştı. Sanırım asla mutlu olamadı ve 1971 yılında intihar etti. 39 yaşındaydı. Başkaları da var tabii…

Eşi romancı Romain Gary’nin intiharından kısa süre sonra Amerikan kökenli Fransız yıldızı Jean Seberg de arabasının içinde hayatına son verdi. 40 yaşındaydı. Deneyimli İngiliz oyuncusu, “Perde Açılıyor”la Oscar kazanmış George Sanders 1972 yılında intihar etti. 1980′lerde Romy Schneider, Natalie Wood gibi kimi ünlü yıldızın ölümleri esrar perdesine bürünmüştü ve kimileri intihar olasılığını dile getirdiler. Fransa’nın parlak oyuncusu, bir dönemde Gerard Depardieu’ye rakip gösterilen Patrick Dewaere ise 1982′de intihar ettiğinde 36 yaşındaydı. Bu 36. yaşa aman dikkat!.. Fransız chanson’unun parlak ismi Mike Brant, kendisini bir binanın 6. katından atarak ölümü seçtiğinde 32 yaşındaydı. Ünlü şarkıcı Dalida ise daha 31 yaşında deneyip başaramadığı intiharı 1990′larda gerçekleştirdi. 50 yaşında bile yoktu. Sylvia Plath intihar ettiğinde 30′unu yeni aşmıştı. Daha fazla beklemeye tahammülü olmamıştı, genç Amerikan şairinin… Bizde pek olmayan intihar geleneğini -iyi ki yok, bu da eksiğimiz olsun!- son dönemde akla getiren tek sanatçımız, yine bir kadın şair, Nilgün Marmara olmuş ve onun da Plath’ın sanatıyla içli-dışlı olduğu söylenmişti. Gerçeğin nerede olduğunu kim bilebilir? Sözünü ettiğim tüm bu ayrıksı ve hüzünlü yaşam öykülerinde olduğu gibi, bir ölümün gerçek yüzünü ölenin dışında kim bilebilir?

Bizde intihar geleneği fazla yok. Genç yaşlarda ölümü seçen şair Nilgün Marmara ise son dönemde akla gelen isimlerden biri. Marmara’nın da Sylvia Plath’in şiirlerinin etkisinde kaldığı söylenmişti

sabah.com

>TÜRK KADINININ GÖREVLERİ

Posted: Temmuz 18, 2009 in Komik

>

Birinci vazifen bulaşık, çamaşır ve kocana sahip çıkmaktır.

Mevcudiyetinin yegane temeli budur.

Kocan en kıymetli hazinendir.

Seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek kaynanan ve görümcelerin olabilir.

Birgün evliliğini kurtarmak mecburiyetine düşersen vazifeye atılmak için bulaşık ve çamaşırı düşünmeyeceksin.

Bu durum elektriğin ve suyun kesildiği anda ortaya çıkabilir.

Evliliğine tecavüz etmek isteyen kaynanan görümcelerin ve hayatta emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Hayatta kılıbık kocan zor bir ihtimal de olsa da başka bir bayana göz dikmiş olabilir.

Aileniz fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey asil Türk kadını, işte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen yuvanı kurtarmaktır.

Anasının kuzusu olan kocanı adam etmek senin elindedir.

İhtiyaç duyduğun merdane dolabın sol üst köşesinde saklıdır.

>

Yüzyıllardır insanoğlu kendi dışındaki canlıların nasıl gördüğünü merak etmştir. Yapılan son araştırmalar canlıların görme duyusunun oldukça çeşitli bir yelpazede yer aldığını ortaya koyuyor.

Mesela yusufçuk böceklerinin beyni çok hızlı çalışır fakat görme duyuları bir o kadar yavaştır. Güvercinler ise farklı renk tonlarını en gelişmiş bilgisayar programlarından bile daha detaylı biçimde saptayabilme yeteneğine sahiptir.

İşte size doğruluğu bilimsel olarak da kanıtlanmış yedi hayvan ve bu hayvanların dünyayı nasıl gördüğü…

Atlar

Atlar inanılmaz bir görüş alanına sahipler fakat dürbün görüş alanına sahip oldukları için tam olarak iki göz arasında kalan bölgedeki görüntüyü göremiyorlar. YAni gözleri geniş alandaki bir manzarayı ikiye bölüyor.

Maymunlar

Eski dünya maymunlarının aynı bir insan gibi kırmızı, yeşil ve mavi renklerini algılayabildiği zaten kanıtlanmıştı. Fakat birçok yeni dünya maymunu bu yetiye sahip değil. Hatta bugün bir maymun ailesinin her bir üyesi bile aynı görme algısına sahip değil. Maymunlar içinde tam altı farklı tipte renk körlüğü mevcut. Bu anlamda maymunlar tıpkı insanlara benziyor. Erkek maymunlarda renk körlüğü kadınlara göre daha yaygın.

Kuşlar

Birçok kuş farklı görüyor. Mesela güvercinler milyonlarca farklı renk tonunu algılayabiliyor. Zaten doğada rengi en geniş yelpazede algılayan hayvan türü olarak biliniyorlar. Gözlerinde diğer canlı türlerine göre çok daha fazla renk reseptörü bulunuyor.

Kedi ve köpekler

Kediler ve köpekler güçlü bir görüş algısına sahip değiller. Bu iki canlı türünün koku ve ses algıları görme duyularından daha fazla gelişmiş. Özellikle kediler, köpeklere göre bu konuda daha kötüler. Renk körüdürler. Köpekler zaman zaman sarı ve mavi arasındaki farkı algılayabiliyorlar fakat kediler bunu bile ayrıt edemiyor. Fakat kediler gece görüşü açısından insanlardan bile daha iyi.

Yılanlar

Yılanlar iki sistemli göz algısına sahip. Bu sistemlerden biri renkleri çok daha iyi algılıyor. Dİğer sistem de ısıya dayalı algıya sahip. Bu anlamda gözleri aynı bir infrared detektör gibi işliyor. Yani diğer canlıları ve insanları ısıya dayalı özel bir algıyla seçebiliyorlar.

Sinekler ve böcekler

Parçalara ayrılmış göz yapıları görme algılarını insanlardan farklı kılıyor. Nokta gözlü bu haşerelerin birçok türünün gözlerinde 30 bin civarında lens bulunabiliyor. Mesela yusufçuk böceğinin beyni inanımaz bir hızda işliyor. Fakat gördükleri herşeyi ağır çekimde algılıyorlar.

Renkleri de ayırt edebiliyorlar ama diğer hayvanlar kadar güçlü değil. Görme algıları harekete çok duyarlı. Bu nedenle öldürme konusunda çok atik ve sertler.